Dünyayı Değiştiren Bilim Kadınları

Marie Curie – Radyoaktivite

Marie Curie 1867’de Varşova, Polonya’da doğdu. Okumak için Paris’e gittiğinde Sorbonne’da onun gibi bilimci olan Pierre Curie ile tanıştı ve aralarında bir aşk doğdu.

Bilim adamı Henri Becquerel uranyum tuzlarının gizemli şekilde parıldadığını keşfetmişti. Bu parıltıdan büyülenen Marie bu maddenin ne olduğunu ve parıltının sebebini öğrenmek istedi. Küçük bir kulübede Pierre’le çalışmaya başladı. Pierre’in elektrometresini kullanan Marie parıltının bileşenlerini inceledi ve ortaya çıkan enerjinin uranyumdan kaynaklandığını keşfetti. Bu etkiye “radyoaktivite” adını verdi. Kaynak arayışı için Pierre ile diğer radyoaktif malzemeleri filtreleyerek iki yeni radyoaktif element buldular: polonyum ve radyum. Curie ailesi radyasyonu keşfettikleri için 1903 yılında Nobel Fizik Ödülü kazandılar. 1911’de Marie, polonyum ve radyum keşfi ve bu elementler üzerinde yaptığı çalışmalarla bir Nobel Ödülü daha kazandı.

Maalesef yaptıkları deneylerdeki radyasyon Pierre ve Marie’yi hasta ediyordu. Uzun süre radyasyona maruz kaldıkları için ikisi de yorgun düşüyor ve ağrılar çekiyorlardı. Biz, artık radyasyonun ölümcül etkileri olduğunu biliyoruz. 1906’da Pierre bir at arabası kazasında öldü. Tüm yasına rağmen Marie çalışmalarına devam etti ve radyumun kanser tedavisinde kullanılabileceğini keşfetti. Yorgun düşmesine rağmen hastanelere radon toplamak için saatlerce uğraştı.

Birinci Dünya Savaşı’nda Fransa işgal edildi. Marie kızı ile birlikte yaralı askerlere yardım edebilmek için taşınabilir X ışınlı cihazlar yaptı ve savaş alanlarına götürdü.

Marie, sevdiği için bilimsel araştırmalar yaparak bu tehlikeli çalışmaları dünyanın ihtiyacı olduğu için sürdürmüştür. Hayatı ve başarıları günümüzde hala bilim insanlarına ilham vermeye devam ediyor.

Rosalind Franklin – DNA Sarmalı

Rosalind Franklin 1920’de Londra’da doğmuştur. Babası, kadınların üniversiteye gitmesine onay vermiyordu fakat Rosalind Cambridge’den fizikokimya doktorasını aldı. O dönemin en büyük sorunu, DNA’nın şeklinin nasıl olduğuydu. Bilim insanları DNA’nın vücudun yapıtaşı olduğunu biliyordu fakat neye benzediğine dair bir fikirleri yoktu.

Rosalind Franklin King’s Collage’da bu konu üzerinde araştırmalar yapmaya başladı. Saatler boyunca X ışını kullanarak DNA’nın narin iplikçiklerini inceledi ve DNA’nın çift sarmal şeklinde olduğunu kanıtlayan ünlü fotoğrafı çekti. Bu sırada diğer iki bilimci James Watson ve Francis Crick de DNA’nın yapısı üzerinde çalışıyordu. Rosalind’den izin almadan çalışmalarına ulaştılar ve Rosalind’in verilerini kullanıp ona atıfta bile bulunmadan kendi çalışmalarıymış gibi yayınladılar.

Rosalind, King’s Collage’deki bu zararlı çalışma ortamını geride bırakıp araştırmalarına devam etti. İleri gelen araştırma laboratuvarlarından birinde tütün mozaik virüsü ile çocuk felci üzerinde çalışmaya başladı. 1958’de henüz 37 yaşındayken kanserden öldü. Watson ve Crick 4 yıl sonra Nobel Barış Ödülü kazandı.

Watson kaleme aldığı Çift Sarmal kitabında Rosalind hakkında sert yorumlar yaptı. Öte yandan onun çalışmalarını çaldığını itiraf etti. İnsanlar neler olduğunu anlamaya başladıktan sonra Rosalind Nobel Barış Ödülü kazanmış olması gereken kadın olarak hafızalara yerleşti. Artık onun öyküsünü bildiğimiz için başarılarını anarak kutlayabiliyoruz.

Florance Nightingale – Kurumsal Hemşireliğin Öncüsü

12 Mayıs 1820 tarihinde Floransa, İtalya‘da doğdu. Babası tarafından eğitilen Florence, yunanca ,latince, almanca, italyanca, fransızca, matematik ve tarih konularında bilgili, aydın ve eğitimli bir kadın olarak yetişti. Londra‘da Londra King’s Koleji’nden mezun oldu. Hemşirelik için Almanya’da eğitim aldı. Birçok dil bilmesi ve eğitimini en iyi şekilde almasının yanında aynı zamanda fedakar ve çalışkan biri olarak bilinirdi.

Döneminde hastaneler bakımsız, kalabalık, ve hijyenik olmadığından ailesi bir hastanede çalışma isteğine karşı çıktı. Bunun üzerine o pes etmedi ve hastaneleri dolaşıp hastaları gözlemleyerek şartların iyileştirilmesi ile ilgili çalışmalar yaptı. 1800’lerin başında, hemşire olarak çalışan kadınlar daha alt sınıf olarak nitelendiriliyorlardı ve saygı görmüyordu. Halk hemşirelik mesleğine oldukça uygunsuz anlamlar yüklüyordu. Ancak Nightingale bütün toplumsal normları reddetti. Bunun yerine, kendini hayır işleri yapmaya ve hemşireliği kendi başına olabildiğince öğrenmeye ve öğretmeye adadı.

Nightingale, ailesinin tüm olumsuz yorumlarına karşı hemşirelik okumak için Almanya’ya gitti. Orada hasta bakımı ve hastane yönetim temelleri eğitimi aldı. 1853- 1856 yılları arasında Kırım Savaşı’nda İngiliz ordusundaki yaralı askerlere bakmak üzere 38 gönüllü hemşire ve rahibelerle İstanbul Selimiye’de Selimiye kışlasında kurulan askeri hastaneye gönderildi. Üsküdar’da hastanenin bakımsız olduğunu ve insanların sıtma ve çeşitli bulaşıcı hastalıklar nedeniyle öldüğünü gördü. Yoğun bir çalışma sonucu, gerekli malzeme ve eksiklikleri gidererek hastaneyi sağlık koşullarına uygun bir hale getirdi.

Florence Nightingale, 13 Ağustos 1910 tarihinde Londra, İngiltere’de 90 yaşında hayata gözlerini yumdu. Doğum günü olan 12 Mayıs, her yıl ‘Uluslararası Hemşireleri Günü’ olarak kutlanmaktadır.

Nettie Stevens – X ve Y kromozomu

Nettie Stevens 1861’de Vermont ABD’de doğdu. Eğitim masraflarını karşılayabilmek için her kuruşunu biriktirdi ve sık sık özel dersler verdi. Lisans eğitimini Standford Üniversitesi’nde tamamladıktan sonra 41 yaşında Bryn Mawr College’de doktorasını tamamladı. O dönemde genetik alanında en büyük soru şuydu; Bebeğin cinsiyeti nasıl belirleniyor? Yüzyıllar boyunca doktorlar bebeğin biyolojik cinsiyetini, kadının hamileyken yediklerine veya vücudunu ne kadar sıcak tuttuğuna bağlamışlardı.

Nettie ve diğer bilim insanları biyolojik cinsiyetin belirlenmesinde bundan daha fazlası olduğunu düşünüyordu. Nettie böceklere otopsi yaparak çalışmaya başladı Mikroskopla kelebek ve unkurtlarının cinsel organlarını inceledi. Erkek böceklerde XY şekilli kromozom varken dişilerde XX kromozomu olduğunu buldu.

Yaptığı araştırmayı 1905’te çığır açan iki ciltlik kitapta yayımlayarak asırlardır var olan bir yanılgıyı düzeltti. Aynı dönemde Nettie’nin eski danışmanı Edmund Wilson da cinsiyet kromozomları ile ilgili çalışmalar yapma içerisindeydi  fakat kadın üreme hücresi yumurtaya değil sadece erkek üreme hücresi olan spermle çalıştı; tezinde yumurtanın laboratuvarda  boyama tekniği için çok büyük olduğunu yazdı.

Daha sonra Nettie’nin tezindeki keşifleri okuyunca, tezini tekrar düzenleyerek Nettie’nin bu keşfinin cinsiyet kromozomlarının belirlenmesinde çığır açtığını yazdı. Ne yazık ki Nettie’nin 1912 yılında erken ölümü çalışmalarının göz ardı edilmesine ve unutulmasına sebep oldu, krediyi Wilson aldı. Wilson, Nettie’nin ölümünden sonra, dipnotlarında, cinsiyet kromozomlarının bulunmasında Nettie’yi işaret etmiştir.  Günümüzde,  cinsiyetin belirlenmesi ve genetiğin anlaşılabilmesinde belirleyici faktör derecesinde katkı sağlayan olağanüstü çalışmalarının önemini biliyoruz.

Rita Levi-Montalcini – Sinir büyüme faktörü

Rita Levi-Montalcini 1909’da İtalya’da, zengin bir Yahudi ailede doğdu. Babası onun görgülü bir hanımefendi olmasını ve varlıklı biriyle evlenmesini istiyordu. Fakat Rita öğrenimini sonlandırmak istemiyordu ve doktor olmayı kafasına koymuştu. Rita 1936’da en yüksek derece ile Tıp’tan mezun olsa da iş bulamıyordu. İtalya II. Dünya Savaşı sırasında Mihver devletler arasındaydı. 1938’deki Yahudi karşıtı yasalara göre Yahudilerin tıp alanında çalışmaları yasaktı. Ama hiçbir şey Rita’yı hayallerinin peşinden gitmekten alıkoyamadı. Yatak odasında derme çatma bir laboratuvar kurdu. Çiftçilerden yumurta alıp dikiş iğnesi ile kuş embriyolarının sinir sistemini inceledi. Sinir hücrelerinin nasıl ve neden geliştiğini öğrenmek istiyordu.  Civciv embriyosunda motor nöronların nasıl büyüdüğünü  belgeledi. Bu çalışma tüm kariyeri için yapıtaşı değerindeydi. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Rita, Missouri, ABD’deki Washington Üniversitesi’nin resmi bilim camiasına tekrar girdi.

Petri kabında nasıl doku yetiştireceğini öğrenirken tümör hücrelerinin aynı kaptaki sinir dokusunu çok hızlı büyüttüğünü gözlemledi. Yılan zehri, tümör ve fare salyası ile deneyler yaparak sinir gelişimini düzenleyen ve nöronlarımızın sağlıklı olmasını sağlayan bir protein olan sinir büyüme faktörünü keşfetti. Bu, hastalıkları anlamak ve onlarla savaşabilmek için çok önemli bir keşifti.

Rita 1986’da Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü kazandı. Daha sonra İtalyan hükümetinde ömür boyu senatörlük yaparak eşit yurttaşlık hakları için mücadele verdi ve bilimin ilerlemesi için öncülüklerde bulundu.